Dr. Barış ADIBELLİ
 Strateji
 KİTAPLAR
 Yayınlar
 Arşiv
 Fotoğraf Galerisi
 Yorum

Libya ve Suriye’deki Halk Ayaklanmalarında Fransız Gizli Servisinin Parmağı Var Mı ?

 Değerlendirme
Çin ve Rusya'nın İran Manevrası

Obama Çin Seddi'ni Aşamadı

ABD Asya'ya Yöneliyor

Yeşil Devrim
Sivil Darbenin Gölgesinde Yok Olmakta Olan Bir Ulus
Avrasya'da Şii Türk Devleti Projesi
Orta Doğu'da İsrail tek muhatap değil!
Zoraki Diplomasi

Kara Delik

Komplo Teorisi

Türk dış politikasında kimlik kayması

Sürekli Tecrit

Mısır neyi hazmedemiyor ?

Yeni müttefikimiz Japonya

Avrasya’nın yükselen yeni gücü

Hedef Şanghay İşbirliği Örgütü mü?

11 Eylül Cephesi

Orta Doğu'da Erdoğanizm

ABD'nin insan hakları silahı

Türkiye'ye karşı Takiyye Diplomasisi

Çimerika

Tarih tekerrürden ibaret!

Cumhurbaşkanı neden Pakistan’a dikkat çekti?

Çin-ABD gerginliği

Çin ile yeni bir sayfa

Uygur Açılımı ?

 VİDEOLAR

Dr. Barış Adıbelli Kuzey Kore'nin ABD ve G.Kore'yi tehdit etmesini TRT-Türk'te değerlendirdi

Dr. Barış Adıbelli, Kırgızistan'daki gelişmeleri 24 Haber  kanalında değerlendirdi.

Dr. Barış Adıbelli, Çin'in  neden BM'nin İran kararına evet dediğini Ulusal Kanal'da yorumladı

Dr. Barış Adıbelli Obama'nın Avrasya Politikasını TRT İnt kanalında değerlendirdi

Dr. Barış Adıbelli 2009'daki Kırgızistan Seçimlerini TRT Türk kanalında değerlendirdi

Dr. Barış Adıbelli, Dünya ekonomik krizinde Çin'in konumunu Ulusal Kanal'da değerlendirdi

Dünya ekonomik krizi ve Çin

 

   İletişim

tel: +90 537 7345613

badibelli@yahoo.com

Dumlupınar Üniv. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Böl. Merkez kampüs, Tavşanlı Yolu, Kütahya, Türkiye

 
                                                
   

  15 Nisan 2011, www.barisadibelli.com

 

Libya ve Suriye’deki Halk Ayaklanmalarında

Fransız Gizli Servisinin Parmağı Var Mı ?

 Dr. Barış Adıbelli

2011 yılının ilk aylarına Orta Doğu’daki halk ayaklanmaları darbesini  vurdu. Kimilerine göre, 1980’lerin sonlarında Doğu Avrupa’da esmeye başlayan bağımsızlık ve özgürlük rüzgarlarına benzetilse de kanaatimce benzerliğin ötesinde pek de fazla uyuşan şeyler yok. Ancak böyle düşünmemiz Orta doğu’da başlayan yeni süreci göz ardı ettiğimiz anlamına gelmemeli.

Tunus’ta başlayan bu halk hareketleri dalgası hemen hemen Orta Doğu’nun her köşesinde hissedilmeye başlandı. İlk önceleri ABD ve Batı, Orta Doğu’da yaşananlara sessiz kalmakla suçlanırken bugün ise aşırı güç kullanmakla eleştiriliyorlar. Obama yönetiminin ikinci bir Irak ve Afganistan hezimeti yaşmamak için Libya’ya müdahalede çekingen olması gelmekte olan seçimlerdeki olası olumsuz etkileri nedeniyle aklanırken benzer şekilde Sarkozy’in de müdahalede çok hevesli olması yaklaşan seçimlerle açıklanmakta. Tüm bunlara rağmen bir gerçek var ki o da: ABD’nin Orta Doğu’yu dönüştürme projesi birkaç yıl önce Graham Fuller’in dediği gibi rafa kaldırılmamış tam tersine isim ve nitelik değiştirerek yürürlüğe konmuştur.  Belki diğer bir gerçek  ise neo-conların Amerikan yönetimi içinde halen varlıklarını ve güçlerini koruduğu gerçeğidir.

Bush yönetiminin dünya politikasına hediye ettiği bir kavram olan renkli devrimlerin en sonuncusunu geçtiğimiz yıl Kırgızistan’da yaşamıştık. Fakat bu renkli devrimlerin genel karakterine bakıldığında tamamıyla yapay süreçler olduğu görülecektir. Benzer şekilde Orta Doğu’da yaşanan bu süreci de çok hızlı bir şekilde bu yapay yapıya mal etmek için yoğun çabalar gözden kaçmamaktadır. Tunus, Mısır ve Libya her biri kendi koşulları içerisinde ele alındığında tamamıyla birbirinden farklı süreçler olduğu görülmektedir. Bu da Orta Doğu’da yaşananları bir genellemeye götürmenin ne kadar sağlıklı olacağını tartışmaya açacaktır. Orta Doğu halklarının ne istediği sürecin yorumlanmasında belki en önemli veri olarak önümüze çıkmaktadır.

Mısır’da tahrir meydanında ve diğer şehirlerde polislerin halka uyguladıkları şiddeti görmezden gelen batı bir avuç petrol için yine sahaya inmekten geri durmadı. Her zaman olduğu gibi NATO işe bulaştırıldı ve meşhur yük paylaşımı kavramı sorumlulukların tüm ittifak üyeleri üzerine yansıtılarak gerçekte ABD ve belki de kısmen Fransa’nın oynamak istedikleri oyunu perde arkasına gizledi. Aslında mücadele eski Avrupa’nın güçlü ülkesi Fransa’nın güçlü Avrupa’nın içinde güçlü Fransa vizyonunun bir parçası olarak Kuzey Afrika’da sergilediği güç gösterisi ve adeta sömürge politikalarına yeniden dönüşün işaretini vermektedir. Bu da bize Fransa’nın takip ettiği politikanın sadece bir seçim stratejisi olmadığını göstermektedir. Fransa’nın Kuzey Afrika girişiminin kökenlerini Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönmek için verdiği kararda görmek akıllıca olacaktır. Hatta daha ötesine bakmak da mümkün. Sarkozy döneminde yeni bir döneme giren ya da bir başka deyişle inişli çıkışlı bir yol takip eden Fransa-Çin ilişkilerinin üzerine oturduğu zemin Çin ve Fransa’nın Akdeniz’de ortak politika yürütme arayışlarıdır. Afrika’da tam manasıyla rahat bir manevra sahası bulmak isteyen Pekin yönetimi bu kıtada tarihsel süreç içerisinde etkin olmuş olan Fransa gibi ülkelerle bireysel çıkarlar üzerinden stratejik ilişkiler oluşturmaktadır. Fransa Kuzey Afrika’daki etkinliğini yeniden Afrika’daki doğal kaynaklara dönüş için bir bilet olarak görmektedir. Ancak Fransa’nın ABD ile rekabet edebilmesi için Çin gibi yeni bir gücün yanında olmasına ihtiyacı vardır. Fransa’nın apar topar Libya’da askeri güç kullanmasının verdiği mesaj ilk etapta Pekin’de yankısını bulmuştur.

Gözü kara bir liderlik sergilediğini düşünen Sarkozy, ABD’nin yapamadığını yaparak hem güçlü, hem de dış politikada AB ve ABD’den bağımsız hareket ettiğini ispatlamaya çalışmıştır. Bu da açıkça yeni güç merkezleri olarak ortaya çıkan Çin ve Rusya’ya yönelik bir hamledir. Fransa’nın son dönemde özellikle doğal kaynaklar açısından  zengin bölgelerle ilgilenmesi oldukça dikkat çekmektedir. Sarkozy,  Dalay Lama’yı kabul ederek Çin’in tepkisini çekmesine rağmen Avrasya coğrafyasında geleneksel rakibi Rusya yerine Çin ile birlikte hareket etmek istiyor. Sarkozy’nin hedefi Orta Asya enerji havzasında Fransa’nın hak ettiği yeri alabilmesi. ABD’nin İran’a uygulamış olduğu ambargolara rağmen Fransız enerji şirketleri ve diğer Fransız şirketler İran’da alabildiğine ticaret yapmaktadırlar.  Ambargo en iyi Fransa’ya yaramış gözükmektedir. Sonuç olarak Fransa özellikle Libya’daki gelişmeleri kullanarak bölgedeki tarihten gelen varlığını ve etkisini hissettirmek istemektedir. Benzer şekilde Suriye’deki gelişmeler de yakından takip edilmelidir. Zira Fransa Suriye’deki olaylardan da faydalanmak isteyecektir. Tüm bu sorunlar Fransa’nın yeni küresel dış politikasına eğer hizmet ediyorsa o zaman şu soruları belki de kendimize sormamız gerekiyor: Acaba bu ülkelerdeki karışıklıklarda  Fransız gizli servisinin parmağı var mı? Bu nedenle mi MİT Müsteşarı Şam’a gitti? Başbakan Erdoğan’ın  işaret ettiği Libya’daki yabancı güç odakları kim? Tüm bu soruları, daha sonraki yazılarımızda ele almaya çalışacağız…

-----------------------------

14 Nisan 2011

www.barisadibelli.com

 

Mısır’da Post Modern Darbe

 Dr. Barış Adıbelli

Son aylarda Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler nedeniyle komplo teorilerinde de büyük bir artış oldu.zira birçok devlet; hatta bu bölgedeki muhatap devletler dahil bu gelişmelere hazırlıksız yasaklandılar ve dünya kamuoyu için adeta bir sürpriz oldu. Muhtemelen bu gelişmeleri önceden bilen belki de bizzat organizasyonu içinde yer alan birileri mutlaka olmuştur. Bunun da gelecekte bir gün Wiki leaks benzeri bir yeni sızdırmalar olursa okuyabileceğiz…

Wiki leaks demişken İsrail’in bu belgelerde pek fazla yer almaması oldukça ilginç. Dahası, Orta Doğu yaşanan süreçte İsrail oldukça geri planda durmaya gayret ediyor. Aslında tüm süreç İsrail’in menfaatine işliyor. Gelecekte ne yapacağı belli olmayan bir Kaddafi yavaş yavaş gidiyor. Benzer şekilde Suriye de çatırdıyor. Belki kısa bir zaman sonra İran’daki rejime karşı bir dalga başlayacak. Her nedense İsrail ile arası iyi olan rejimler bu sarsıntıları kısa şoklarla atlattılar; ama potansiyel tehditler oldukça çok sallandı.

İsrail’in sadık müttefiki Mübarek gitmeseydi Mısır’da yakın zamanda zaten bir darbe olasılığı kulislerde konuşuluyordu. Darbeciler ordu destekli İslamcı güçlerden oluşacaktı. Böyle bir gelişme başta İsrail’in işine gelmeyecekti. Mübarek yönetimi darbe için oldukça elverişli bir ortam hazırlamıştı. Washington’a göre halkın bir şekilde tatmin edilmesi gerekiyordu ve Mübarek’in gidişine yeşil ışık yakıldı. Zira Mübarek’in iktidarda daha fazla durmasının darbeciler için aslında büyük bir fırsat yarattığı ortaya çıkmıştı. Müslüman Kardeşlerin ve onların etrafındaki İslami grupların Orta Doğu ülkelerindeki en etkin ve örgütlü grup olduğu düşünüldüğünde Mübarek sonrası siyasetin  halkın eline verilmesinin ABD ve İsrail için adeta bir intihar anlamına gelmektedir. Bu nedenle, yönetim orduya devredilerek bir nevi post modern darbe yapılmıştır. Mısırlı Generallerin profillerine yakından bakıldığında hemen hepsinin Amerikan ordusuyla güçlü ilişkileri ve bireysel dostlukları olduğu görülecektir.

Mısır’daki olayların başlamasının hemen arkasından ABD’de yapılan analizlerin ulaştığı temel sonuç: halk ayaklanmasının giderek 1979 İran İslam Devriminin bir benzerine dönüşme ihtimaliydi. Her ne kadar Müslüman Kardeşler, bu ayaklanmalar bahane edilerek örgütün toptan imha edilmesi tehlikesine karşı geri planda durmayı tercih etti. Müslüman Kardeşler hemen her fırsatta iktidara devrim veya darbe ile değil sandıktan gelmek istediklerini belirtmişlerdir.

ABD’nin zaman zaman diktatör olarak da suçladığı Mübarek’i yönetimi orduya devretmesine ikna ettiği açıktır. Zira Mübarek uzun süre baskılara karşı direnmiş, yeni müttefikleri Çin ve Rusya’dan destek beklemiştir. Ne hikmetse, oldukça yüklü askeri alım anlaşmaları yaptığı Rusya ve Çin’den hiçbir destek mesajı gelmemiştir. Oysa 1950’lerin ortalarından bu tarafa Çin, Mısır’ın en yakın dostu olmuştur. Öyle ki zaman zaman bu dostluk ABD’yi dahi geçmiştir. Mübarek, oğlu Cemal’i tıpkı Suriye’de olduğu gibi yerine bırakmak istiyordu. ABD’yi de 11 Eylül sonrası sık duyduğumuz “ Radikal İslamcılar iktidara gelir!”  gelir tehdidiyle ikna etmeye ya da başka bir deyişle şantaj yapmaya çalışıyordu. Fakat buradaki stratejinin en önemli eksiği geçmiş bilgi ve tecrübe noksanlığı idi. Çünkü “İslamafobia” bizzat ABD’nin küresel politikasını yürütmek için icat ettiği yeni bir strateji idi.

Mübarek’in oğul stratejisinin orta vadede Mısır’ı “istenmeyen ellere” vereceği endişesi ABD’yi harekete geçirerek Mübarek’in dışında yeni bir plan hazırlamaya itti. Obama’nın İslam dünyasına hitap ettiği Mısır ve o’nun kudretli lideri Mübarek artık ABD’nin dost ve müttefik yönetimleri arasında değildi. Orta Doğu’da demokratik rejimler takıntısı nedeniyle Mısır’da son noktayı Bush’un koyması gerekirken, daha barışçıl politikalara sahip ve Mısır gibi ülkelerin de tam desteğine sahip Obama’nın yapması  tarihin acı bir cilvesi olarak önümüze çıkmaktadır.

İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in Cuma hutbesinde Mısır’daki gelişmeleri İslami bir uyanış olarak yorumlaması Tel Aviv’i ve Washington’u endişeye sevk etmiştir. İran’ın bu konuya yaklaşımı ortadayken Mısır’ın daha seküler bir yapı içerisinde olması tercih edilmiş bu nedenle de yönetim orduya devredilmiştir. Orta vadede ordudaki generaller üniformalarını çıkararak birer sivil general olarak Washington ve Tel Aviv’e verdikleri taahhütlere sadık kalarak Mısır’ın yöneteceklerdir. Mısır Halkının talebi ise bir başka bahara kalacak…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

© 2011 www.barisadibelli.com

** sitedeki yazılar kaynak gösterilmeden kullanılamaz !!!