|
15 Nisan 2011, www.barisadibelli.com
Libya ve Suriye’deki Halk Ayaklanmalarında
Fransız Gizli Servisinin Parmağı Var Mı ?
Dr.
Barış Adıbelli
2011 yılının ilk aylarına Orta Doğu’daki halk
ayaklanmaları darbesini vurdu. Kimilerine göre,
1980’lerin sonlarında Doğu Avrupa’da esmeye
başlayan bağımsızlık ve özgürlük rüzgarlarına
benzetilse de kanaatimce benzerliğin ötesinde
pek de fazla uyuşan şeyler yok. Ancak böyle
düşünmemiz Orta doğu’da başlayan yeni süreci göz
ardı ettiğimiz anlamına gelmemeli.
Tunus’ta başlayan bu halk hareketleri dalgası
hemen hemen Orta Doğu’nun her köşesinde
hissedilmeye başlandı. İlk önceleri ABD ve Batı,
Orta Doğu’da yaşananlara sessiz kalmakla
suçlanırken bugün ise aşırı güç kullanmakla
eleştiriliyorlar. Obama yönetiminin ikinci bir
Irak ve Afganistan hezimeti yaşmamak için
Libya’ya müdahalede çekingen olması gelmekte
olan seçimlerdeki olası olumsuz etkileri
nedeniyle aklanırken benzer şekilde Sarkozy’in
de müdahalede çok hevesli olması yaklaşan
seçimlerle açıklanmakta. Tüm bunlara rağmen bir
gerçek var ki o da: ABD’nin Orta Doğu’yu
dönüştürme projesi birkaç yıl önce Graham
Fuller’in dediği gibi rafa kaldırılmamış tam
tersine isim ve nitelik değiştirerek yürürlüğe
konmuştur. Belki diğer bir gerçek ise neo-conların
Amerikan yönetimi içinde halen varlıklarını ve
güçlerini koruduğu gerçeğidir.
Bush yönetiminin dünya politikasına hediye
ettiği bir kavram olan renkli devrimlerin en
sonuncusunu geçtiğimiz yıl Kırgızistan’da
yaşamıştık. Fakat bu renkli devrimlerin genel
karakterine bakıldığında tamamıyla yapay
süreçler olduğu görülecektir. Benzer şekilde
Orta Doğu’da yaşanan bu süreci de çok hızlı bir
şekilde bu yapay yapıya mal etmek için yoğun
çabalar gözden kaçmamaktadır. Tunus, Mısır ve
Libya her biri kendi koşulları içerisinde ele
alındığında tamamıyla birbirinden farklı
süreçler olduğu görülmektedir. Bu da Orta
Doğu’da yaşananları bir genellemeye götürmenin
ne kadar sağlıklı olacağını tartışmaya
açacaktır. Orta Doğu halklarının ne istediği
sürecin yorumlanmasında belki en önemli veri
olarak önümüze çıkmaktadır.
Mısır’da tahrir meydanında ve diğer şehirlerde
polislerin halka uyguladıkları şiddeti görmezden
gelen batı bir avuç petrol için yine sahaya
inmekten geri durmadı. Her zaman olduğu gibi
NATO işe bulaştırıldı ve meşhur yük paylaşımı
kavramı sorumlulukların tüm ittifak üyeleri
üzerine yansıtılarak gerçekte ABD ve belki de
kısmen Fransa’nın oynamak istedikleri oyunu
perde arkasına gizledi. Aslında mücadele eski
Avrupa’nın güçlü ülkesi Fransa’nın güçlü
Avrupa’nın içinde güçlü Fransa vizyonunun bir
parçası olarak Kuzey Afrika’da sergilediği güç
gösterisi ve adeta sömürge politikalarına
yeniden dönüşün işaretini vermektedir. Bu da
bize Fransa’nın takip ettiği politikanın sadece
bir seçim stratejisi olmadığını göstermektedir.
Fransa’nın Kuzey Afrika girişiminin kökenlerini
Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönmek için
verdiği kararda görmek akıllıca olacaktır. Hatta
daha ötesine bakmak da mümkün. Sarkozy döneminde
yeni bir döneme giren ya da bir başka deyişle
inişli çıkışlı bir yol takip eden Fransa-Çin
ilişkilerinin üzerine oturduğu zemin Çin ve
Fransa’nın Akdeniz’de ortak politika yürütme
arayışlarıdır. Afrika’da tam manasıyla rahat bir
manevra sahası bulmak isteyen Pekin yönetimi bu
kıtada tarihsel süreç içerisinde etkin olmuş
olan Fransa gibi ülkelerle bireysel çıkarlar
üzerinden stratejik ilişkiler oluşturmaktadır.
Fransa Kuzey Afrika’daki etkinliğini yeniden
Afrika’daki doğal kaynaklara dönüş için bir
bilet olarak görmektedir. Ancak Fransa’nın ABD
ile rekabet edebilmesi için Çin gibi yeni bir
gücün yanında olmasına ihtiyacı vardır.
Fransa’nın apar topar Libya’da askeri güç
kullanmasının verdiği mesaj ilk etapta Pekin’de
yankısını bulmuştur.
Gözü kara bir liderlik sergilediğini düşünen
Sarkozy, ABD’nin yapamadığını yaparak hem güçlü,
hem de dış politikada AB ve ABD’den bağımsız
hareket ettiğini ispatlamaya çalışmıştır. Bu da
açıkça yeni güç merkezleri olarak ortaya çıkan
Çin ve Rusya’ya yönelik bir hamledir. Fransa’nın
son dönemde özellikle doğal kaynaklar açısından
zengin bölgelerle ilgilenmesi oldukça dikkat
çekmektedir. Sarkozy, Dalay Lama’yı kabul
ederek Çin’in tepkisini çekmesine rağmen Avrasya
coğrafyasında geleneksel rakibi Rusya yerine Çin
ile birlikte hareket etmek istiyor. Sarkozy’nin
hedefi Orta Asya enerji havzasında Fransa’nın
hak ettiği yeri alabilmesi. ABD’nin İran’a
uygulamış olduğu ambargolara rağmen Fransız
enerji şirketleri ve diğer Fransız şirketler
İran’da alabildiğine ticaret yapmaktadırlar.
Ambargo en iyi Fransa’ya yaramış gözükmektedir.
Sonuç olarak Fransa özellikle Libya’daki
gelişmeleri kullanarak bölgedeki tarihten gelen
varlığını ve etkisini hissettirmek istemektedir.
Benzer şekilde Suriye’deki gelişmeler de
yakından takip edilmelidir. Zira Fransa
Suriye’deki olaylardan da faydalanmak
isteyecektir. Tüm bu sorunlar Fransa’nın yeni
küresel dış politikasına eğer hizmet ediyorsa o
zaman şu soruları belki de kendimize sormamız
gerekiyor: Acaba bu ülkelerdeki karışıklıklarda
Fransız gizli servisinin parmağı var mı? Bu
nedenle mi MİT Müsteşarı Şam’a gitti? Başbakan
Erdoğan’ın işaret ettiği Libya’daki yabancı güç
odakları kim? Tüm bu soruları, daha sonraki
yazılarımızda ele almaya çalışacağız…
-----------------------------
14 Nisan
2011
www.barisadibelli.com
Mısır’da Post Modern Darbe
Dr. Barış Adıbelli
Son
aylarda Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler
nedeniyle komplo teorilerinde de büyük bir artış
oldu.zira birçok devlet; hatta bu bölgedeki
muhatap devletler dahil bu gelişmelere
hazırlıksız yasaklandılar ve dünya kamuoyu için
adeta bir sürpriz oldu. Muhtemelen bu
gelişmeleri önceden bilen belki de bizzat
organizasyonu içinde yer alan birileri mutlaka
olmuştur. Bunun da gelecekte bir gün Wiki leaks
benzeri bir yeni sızdırmalar olursa
okuyabileceğiz…
Wiki leaks demişken İsrail’in bu belgelerde pek
fazla yer almaması oldukça ilginç. Dahası, Orta
Doğu yaşanan süreçte İsrail oldukça geri planda
durmaya gayret ediyor. Aslında tüm süreç
İsrail’in menfaatine işliyor. Gelecekte ne
yapacağı belli olmayan bir Kaddafi yavaş yavaş
gidiyor. Benzer şekilde Suriye de çatırdıyor.
Belki kısa bir zaman sonra İran’daki rejime
karşı bir dalga başlayacak. Her nedense İsrail
ile arası iyi olan rejimler bu sarsıntıları kısa
şoklarla atlattılar; ama potansiyel tehditler
oldukça çok sallandı.
İsrail’in sadık müttefiki Mübarek gitmeseydi
Mısır’da yakın zamanda zaten bir darbe olasılığı
kulislerde konuşuluyordu. Darbeciler ordu
destekli İslamcı güçlerden oluşacaktı. Böyle bir
gelişme başta İsrail’in işine gelmeyecekti.
Mübarek yönetimi darbe için oldukça elverişli
bir ortam hazırlamıştı. Washington’a göre halkın
bir şekilde tatmin edilmesi gerekiyordu ve
Mübarek’in gidişine yeşil ışık yakıldı. Zira
Mübarek’in iktidarda daha fazla durmasının
darbeciler için aslında büyük bir fırsat
yarattığı ortaya çıkmıştı. Müslüman Kardeşlerin
ve onların etrafındaki İslami grupların Orta
Doğu ülkelerindeki en etkin ve örgütlü grup
olduğu düşünüldüğünde Mübarek sonrası siyasetin
halkın eline verilmesinin ABD ve İsrail için
adeta bir intihar anlamına gelmektedir. Bu
nedenle, yönetim orduya devredilerek bir nevi
post modern darbe yapılmıştır. Mısırlı
Generallerin profillerine yakından bakıldığında
hemen hepsinin Amerikan ordusuyla güçlü
ilişkileri ve bireysel dostlukları olduğu
görülecektir.
Mısır’daki olayların başlamasının hemen
arkasından ABD’de yapılan analizlerin ulaştığı
temel sonuç: halk ayaklanmasının giderek 1979
İran İslam Devriminin bir benzerine dönüşme
ihtimaliydi. Her ne kadar Müslüman Kardeşler, bu
ayaklanmalar bahane edilerek örgütün toptan imha
edilmesi tehlikesine karşı geri planda durmayı
tercih etti. Müslüman Kardeşler hemen her
fırsatta iktidara devrim veya darbe ile değil
sandıktan gelmek istediklerini belirtmişlerdir.
ABD’nin zaman zaman diktatör olarak da suçladığı
Mübarek’i yönetimi orduya devretmesine ikna
ettiği açıktır. Zira Mübarek uzun süre baskılara
karşı direnmiş, yeni müttefikleri Çin ve
Rusya’dan destek beklemiştir. Ne hikmetse,
oldukça yüklü askeri alım anlaşmaları yaptığı
Rusya ve Çin’den hiçbir destek mesajı
gelmemiştir. Oysa 1950’lerin ortalarından bu
tarafa Çin, Mısır’ın en yakın dostu olmuştur.
Öyle ki zaman zaman bu dostluk ABD’yi dahi
geçmiştir. Mübarek, oğlu Cemal’i tıpkı Suriye’de
olduğu gibi yerine bırakmak istiyordu. ABD’yi de
11 Eylül sonrası sık duyduğumuz “ Radikal
İslamcılar iktidara gelir!” gelir tehdidiyle
ikna etmeye ya da başka bir deyişle şantaj
yapmaya çalışıyordu. Fakat buradaki stratejinin
en önemli eksiği geçmiş bilgi ve tecrübe
noksanlığı idi. Çünkü “İslamafobia” bizzat
ABD’nin küresel politikasını yürütmek için icat
ettiği yeni bir strateji idi.
Mübarek’in oğul stratejisinin orta vadede
Mısır’ı “istenmeyen ellere” vereceği endişesi
ABD’yi harekete geçirerek Mübarek’in dışında
yeni bir plan hazırlamaya itti. Obama’nın İslam
dünyasına hitap ettiği Mısır ve o’nun kudretli
lideri Mübarek artık ABD’nin dost ve müttefik
yönetimleri arasında değildi. Orta Doğu’da
demokratik rejimler takıntısı nedeniyle Mısır’da
son noktayı Bush’un koyması gerekirken, daha
barışçıl politikalara sahip ve Mısır gibi
ülkelerin de tam desteğine sahip Obama’nın
yapması tarihin acı bir cilvesi olarak önümüze
çıkmaktadır.
İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in Cuma
hutbesinde Mısır’daki gelişmeleri İslami bir
uyanış olarak yorumlaması Tel Aviv’i ve
Washington’u endişeye sevk etmiştir. İran’ın bu
konuya yaklaşımı ortadayken Mısır’ın daha
seküler bir yapı içerisinde olması tercih
edilmiş bu nedenle de yönetim orduya
devredilmiştir. Orta vadede ordudaki generaller
üniformalarını çıkararak birer sivil general
olarak Washington ve Tel Aviv’e verdikleri
taahhütlere sadık kalarak Mısır’ın
yöneteceklerdir. Mısır Halkının talebi ise bir
başka bahara kalacak…
|